Can Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Can Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ocak 2015 Çarşamba

Bir IKEA Dolabında Mahsur Kalan Hint Fakiri'nin Olağanüstü Yolculuğu - Romain Puertolas

Bize Özel Kitap Kulübü'nün bu seferki kitabını yeni fakat süper adapte üyemiz Sevcan seçti. Onun da bir tavsiye üzerine edindiği kitabın ismi gerçekten evlere şenlik: Bir IKEA Dolabında Mahsur Kalan Hint Fakiri'nin Olağanüstü Yolculuğu! İçerik de en az isim kadar evlere şenlik. Kitabın yazarı Romain Puertolas, isminin okunuşuna ilişkin kelime oyunlarını kitap boyunca sürdürdüğü kahramanı Hint Fakiri Ajatashatru Lavash Patel'in Fransa'daki bir IKEA mağazasında başlattığı macerasıyla, 36 ülkede yayımlanan bir kitaba imza atmış.

Kitabın 36 ülkede yayımlanmasını bir kenara koyarak belirtmeliyim, ki kulübümüzün diğer üyeleri de bu noktada bana katılacaklardır, bu kitap bizim genelde okuduğumuz kitaplardan farklı çıktı; fakat Bize Özel Kitap Kulübü'nün etkisi de kendini burada gösteriyor sanırım. Normalde dikkatimizi ve ilgimizi çekmeyecek bir kitaba Bize Özel Kitap Kulübü bünyesinde şans vererek rutin dışına çıkmak, sonuçta dünyaları başımıza yıkacak bir eylem olmasa gerek :)

Bu açıdan kendi adıma da memnunum bu farklı denemeden çünkü ben bu kitabı okurken pek eğlendim. Bazı noktalarda, kitabın orijinal dilinde anlamlı ve güzel durabilecek yerlerde, çeviri ve kültür/mizah farkı sebepli havada kalmışlıklar elbette mevcut fakat hem yayınevi hem çevirmen bu durumun farkında oldukları izlenimi veriyorlar zaten, o sebeple yapacak çok da bir şey yok. Bazı kısımlarda da, akışın varacağı son kolaylıkla tahmin edilebiliyor ya da akışın istenen o noktaya bağlanması için zoraki hamleler görülebiliyor (hatta bazen "ahh.. klişe!" bile deniyor) ama bu yine de kitaptaki eğlenceli aksiyonu inkar ettirmiyor.

Kitaba ilişkin olarak internette yapılacak küçük bir araştırma ile, kitabın mültecilik konusuna değinmekte olduğu bilgisine rahatlıkla erişilebiliyor. Bu bilgi ışığında bende oluşan beklentiyle aynı yoğunlukta bir karşılığı maalesef bulamadım kitapta ama yine de altını çizdiğim bir iki cümleye burada yer vermek isterim. Kitapta birkaç yerde yakalanan ve hakkının verilmesi lazım gelen doğru ve yerinde tespitlere de bir örnek olacaktır bu cümleler:

"Zira, mültecilerin bile bir onuru vardı. Mallarından, mülklerinden, pasaportlarından, kimliklerinden olmuş halleriyle, onlara kalan son şey de buydu zaten. Onur. Ve işte bunun için yalnız çıkıyorlardı yola, karılarını, çocuklarını almadan. Onları asla böyle görmesinler diye. Onları daima büyük ve güçlü olarak hatırlasınlar diye. Daima."*


Bunun yanı sıra kitabın insanı duygulandıran bölümleri de, değerlendirme buluşmamızda detayları konuştukça "İşte orayı çok beğendim!" diye gülüşerek bağırdığımız yerleri de mevcut. Ama kitabın "mutlu son"a fazla hızlı ulaştığını, öyle ki ayrıntı kaçırmamak adına okurken kendimizi frenlemek zorunda hissettiğimizi de belirtmeliyiz. Genel olarak bakınca pek bizim tarzımıza uygun bir kitap olmasa da; hafif, eğlenceli ve düşünsel efor harcatmayacak bir kitap okumak isterseniz; Bir IKEA Dolabında Mahsur Kalan Hint Fakiri'nin Olağanüstü Yolculuğu'nu size önerebiliriz. Elbette ki yine çekişmeli geçen puanlama seansının ardından bizden bu kitaba çıkan ortak puan ise 6 :) Son olarak bu kitap sayesinde öğrenmiş bulunuyoruz ki Hint fakirliği gerçek ve saygı duyulması gereken bir meslek!


* İtalik bölüm kitaptan alıntıdır (sayfa 76).

7 Aralık 2014 Pazar

Küçük Prens - Antoine de Saint-Exupery / Şeker Portakalı - Jose Mauro de Vasconcelos

Bize Özel Kitap Kulubü'müzün "Çocukluğumuzun Kitapları" konseptinin ilk iki kitabını bu yazıda değerlendirmiştik. Şimdi sıra diğer iki kitapta. Hem artık yeni bir üyesi var kulübümüzün. Sevgili Sevcan Küçük Prens ve Şeker Portakalı'nı okuyarak aramıza katılmakla kalmadı, bir sonraki kulüp kitabımızın da belirleyicisi oldu. Hoşgeldin Sevcan, ne iyi ettin de geldin! :)


İlk yazıda da belirttiğim gibi, Küçük Prens'e aşk duymak ayrı bir meziyettir bana göre. Hayatımda böyle narin, böyle saf, böyle sevimli, böyle sevilesi bir karakter daha görmedim ben. Kitabın yazıldığı zamanın (yıl: 1943) koşullarını düşününce böyle bir içsel zenginlik ve evrensellik görüsüne de rastlamadım. B612 gezegeninden gelen küçücük bir adam var karşımızda ve bu küçücük adam "başka türlü bir şey" arıyor. Bulabiliyor mu derseniz o sizin algınıza bağlı açıkçası...

Aslında pilot olan Antoine de Saint-Exupéry, dünyaya nam salan bu öyküyü kaleme almakla yetinmeyip Küçük Prens'e çizimleriyle de hayat vermiş, hatta Küçük Prens'i tüm hayatı boyunca yaşamış ve yaşatmış. Çise'nin buluşmamıza da bir kısmını getirdiği koleksiyonunda farklı dillerde pek çok Küçük Prens baskısı mevcut. Fakat "Ben bir Çise değilim, olamam!" deyip siz de ben ve Sevcan gibi Türkçe okumayı tercih edecekseniz Türkiye'de bulacağınız baskı 1988'den beri kitabın telif haklarına sahip Mavi Bulut Yayınları'nın baskısı olacaktır. Ama endişeye mahal yok, Mavi Bulut baskısı oldukça güzel ve kaliteli bir baskı, yazarın çizimlerini de içermekte.

Kitabı üç ana bölüm olarak düşünebiliriz:

Birinci bölüm: Anlatıcımız olan pilotun uçağındaki arıza nedeniyle çölde mahsur kalması (Bu arada belirtmeliyim ki yazarın kendi yaşamında da başına gelmiş bir olaydır bu.) ve bu esnada karşısına çıkan Küçük Prens ile tanışması ve aralarında oluşan tuhaf ama sevimli diyalog.

İkinci bölüm: Kitabın baskın bölümüdür. Anlatıcımızın Küçük Prens'in Dünya'ya geliş öyküsünü öğrenmesi (kendisine sorulan sorulara cevap vermeyip sürekli ve ısrarla kendi merak ettiklerini soran Küçük Prens'e rağmen). 

Üçüncü bölüm: Küçük Prens'in öğrendiği şeyler ve edindiği tecrübe sonucu aldığı gezegenine dönüş kararı. Ve elbette bu kararın uygulanışıyla gelen kaçınılmaz hüzün. Hem anlatıcının hem okurun kalbine işleyen.

Şeker Portakalı ise; Jose Mauro de Vasconcelos'un 1968 yılında yayımladığı, haşarılığıyla ailesi dahil etrafındaki herkesi bezdirmiş, adı çıkmış dokuza inmez sekize Zeze'nin hikayesidir. Zeze; tüm yaramazlıklarını kendine bile "kulağına fısıldayan şeytan"la açıklayan, haşarılığının gölgesinde kalmasa aslında çok duyarlı, küçücük bedeniyle tezat oluşturacak denli büyük bir akla ve kalbe sahip bir çocuk. Bunu görüp de onu seven birkaç kişi var yalnızca: Yediği dayaklardan onu korumaya çalışan ablası Gloria, bitmeyen sorularına verdiği cevaplarla ona pek çok şey öğreten Edmundo dayı, okuldaki uslu ve çalışkan haline bakıp dışardaki canavarlığına Zeze kendisi anlatsa bile inandıramadığı öğretmeni ve çok iyi bir başlangıca sahip olmayan ilişkilerinin bir anda Zeze'yi de şaşırtarak değiştiği, nerdeyse masala dönüştüğü Portekizli, nam-ı diğer Portuga... Bir de elbette Şeker Portakalı fidanı. Zeze'nin hem sırdaşı, hem akıl hocası, hem atıldığı maceralardaki yol arkadaşı.

Yoksullukla baş etmeye çalışan bir ailenin başa çıkılamayan, dolayısıyla çok da sevilmeyen çocuğu olmak... İçinde taşıdığı ışığı düşününce Zeze'nin kaderi bu olmamalıydı diyor insan. Belki Portuga bu kaderi değiştirebilirdi. Zeze de aynı şeyi düşünüyordu aslında, amacı ailesinin omuzlarındaki yükü hafifletmek olsa da. Fakat neden ve nasıl olduğunu anlayamadığımız bir şekilde her şey havada asılı kaldı, "Ne olacak şimdi?" derken sayfayı çevirdik ve kitap bitti. Hal böyle olunca, Şeker Portakalı'nın devamı olan "Güneşi Uyandıralım" ve "Delifişekkitaplarını da alıp okumak farz oldu :)

Kitapta dikkatimizi çeken şeylerden biri; Zeze'nin bazı kardeşlerinin isimlerinin yazarın kendi kardeşlerinin isimleriyle aynı olması. Ayrıca yazarın çocukluğundaki olayların ve mekanların, Zeze'ninkiyle esinlenmenin ötesinde benzerlikler taşıdığını da biliyoruz. Dolayısıyla aslında biz Jose Mauro de Vasconcelos'un çocukluğunu okuyoruz. Zaten yazdıklarımızın tamamen kurmaca olduğunu iddia etsek bile, bunların bir şekilde kendi hayatımıza, geçmişimize, geleceğe dair hayallerimize, duygularımıza, düşüncelerimize, hülasa bize değmeden geçip gitmesi mümkün mü? Görünen o ki mümkün değil.

Çise'nin Küçük Prens'in yayımlanmamış bölümlerinden okuduğu pasajlarla ve hediye ettiği Küçük Prens kolyelerimizle şenlenen buluşmamızda Şeker Portakalı'na ortak puanımız 8.5 iken Küçük Prens'e puanımız 9.5 oldu. Puanlama kısmı çok çetin pazarlıklara sahne oldu yine... Zaten Çise'yi tutmasak Küçük Prens'e 10 değil 100 puan vereceğini tahmin etmek çok zor olmasa gerek :)


1 Kasım 2014 Cumartesi

Küçük Kara Balık - Samed Behrengi / Martı Jonathan Livingston - Richard Bach

Küçük Prens'e aşk duymak ayrı bir meziyettir. Bu meziyete sahip neyse ki epey insan var. Çise de bu insanların feriştahlarından olsa gerek. Koleksiyonunda Küçük Prens'in farklı dillerde yayımlanmış, resimli resimsiz pek çok baskısı var. Her birini de defalarca okumuş maşallah. Bir gün laf Küçük Prens'ten açılınca "Bir sonraki kulüp kitabımız Küçük Prens mi olsa?" dedik ve elbette oldu. Bizim her dediğimiz anca Bize Özel Kitap Kulübü'nde oluyor zaten :)

Küçük Prens'i tek başına boynu bükük bırakmamak için "Çocukluğumuzun kitapları konsepti mi yapsak?" dedik ve elbette bu da oldu. Küçük Prens, Küçük Kara Balık ve Şeker Portakalı'nda karar kıldıktan sonra Çise yine dayanamayıp "Martı'yı da mı eklesek?" dedi, Martı'yı bilmiyordum açıkçası, "Bu da benim ayıbım olsun" diyerek Martı'yı da ekledim konsepte.

Aslında okumasında bir şey yoktu bu kitapların, hızlıca okunurdu ama hem benim hiç bilmediğim Martı'yı ve seneler önce kimbilir nerde bıraktığım Şeker Portakalı'nın yeni bir baskısını sipariş etmem gerektiği için, hem araya yaz tatili girdiği ve ben tatilde elbette başka kitaplar okuduğum için arayı yine açtık. Ama bu kitaplar, hele ki Küçük Prens itina ister şimdi biraz, ona göre davranmak lazım değil mi? :)

Hem kitapları itinayla okumak yetmez, itinayla buluşup itinayla değerlendirmek de gerekir. Bize Özel Kitap Kulübü'nün "Çocukluğumuzun Kitapları" konseptli bu aktivitesi için ideal ortam koşullarını oluşturmak adına dört kitabı iki seansta ele almaya karar verdik ve ilk seansta Küçük Kara Balık ile Martı'yı konuştuk.

Küçük Kara Balık, kısacık yaşamının sona eriş biçimi beni çok hüzünlendiren İranlı yazar Samed Behrengi'nin en bilinen eseri. Küçük Kara Balık ve Bir Şeftali Bin Şeftali gibi bilinenlerin yanında, başka birçok masal derlemesi ve çocuk öyküsü bulunuyor Samed Behrengi'nin; fakat hepimiz biliyoruz ki bunlar çocuklara yönelik anlatıların ötesinde. Zaten Küçük Kara Balık da hepimizin çocukluğunda edindiği yeri biz büyürken de koruyan ve aklımıza her düştüğünde ya da konusu her açıldığında buruk bir gülümsemeyle yad ettiğimiz, zamanı gelince kendi çocuklarımızın yaşamlarına da dahil olup onlar büyürken onlara da eşlik etmesini istediğimiz bir öykü değil midir?

İçine doğduğu dünyanın dışında olup bitenleri öğrenmek isteyen, sırf bu istek yüzünden çevresinden gördüğü tepki, baskı ve önyargılara rağmen merakı ve cesaretiyle bir keşif yolculuğuna çıkan küçük kara balığın öyküsü mutlu sonla bitmese de, öyküyü okuyanlara verdiği ilham tartışılmaz. Tıpkı küçük kara balığın öyküsünü ninesinden dinleyen kırmızı balığın gözüne uyku girmediği gibi.

Martı Jonathan Livingston, ya da kısaca Martı; kendi sınırlarını aşmaya, tabuları yıkarak yeni şeyler denemeye ve daha iyiyi başarmaya sevdalı bir kuşun öyküsü. Bu uğurda sürüsünden kovularak tek başına kalsa da, zamanla, ondan cesaret alarak onun yanında saf tutan öğrenci martılarıyla yoluna devam eder Jonathan. Zamanla öğrencileri arasından, elbette Jonathan'ın teşvikiyle, öğretmenler yetişir ve bir müddet sonra, Jonathan istemese de, hocaların hocası olmanın da ötesine geçerek diğer martıların gözünde kutsallaşır. Kendi yolundan giden martılar tarafından "Yüce Martı'nın Oğlu" olarak isimlendirildiği kadar, en başından beri onu şeytanlıkla itham edenler de çoktur elbette. Sonuçta o, kendilerine ezberletilmiş kalıpların dışına çıkmayı akıllarına bile getirmeyen uslu martıların yüz karasıdır.

Birbiriyle uyumlu mevzularda fikir aşılayan bu iki kitaba ortak puanımız 7.25, puanın düşüklüğünün nedeni ise tamamen Çise :) O kadar cimrileşti ki ondalık hanede dördüncü basamağa kadar pazarlık yaptı benle ama işin suyunu çıkarmamak adına ikinci hanede bırakarak anons ediyorum notu :) İşin şakası bir yana, Martı beni biraz hayalkırıklığına uğrattı. Çocuk kitabı deyip geçmemeli, böyle güzel bir konu daha derinlemesine işlense çok daha etkileyici olurdu; şu haliyle Martı'nın biraz yüzeysel kaldığını düşünüyorum. Ayrıca kitabın içinde bulunan martı uçuş figürlerine ait fotoğrafların çok daha iyi bir baskıyla okura ulaşmış olmasını dilerdim. Çise'nin değerlendirmesi ise evlere şenlik ve aslında notunun kıtlığını açıklar nitelikte: "Ya ben bu kitabı daha önce okuduğumda sevmiştim, ama şimdi tekrar okuyunca sevmedim!" Niye böyle oldu ki acaba? :)