Türk Edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk Edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Haziran 2016 Pazartesi

Saatleri Ayarlama Enstitüsü - Ahmet Hamdi Tanpınar

Bize Özel Kitap Kulübü, Türk Edebiyatı'nın ağır toplarından birini daha meclisinde misafir etmekten onur duyar: Ahmet Hamdi Tanpınar'ın ironik romanı Saatleri Ayarlama Enstitüsü (biraz ite kaka da olsa) okunur, değerlendirmesi için buluşulur.


Ahmet Hamdi Tanpınar, onuruna edebiyat festivalleri ve sempozyumlar düzenlenen (mesela bakınız: İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali - ITEF), Türk Edebiyatı'nda yeri ve etkisi hala oldukça fazla hissedilen bir yazarımız. Say derseniz Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nden ayrı olarak Huzur ve Beş Şehir eserleri gelir hemen aklıma. Bir de tabi Mahur Beste var, unutanı Allah taş eder :) Huzur'u ortaokuldayken okumuştum sanırım, neyin kafasını yaşıyordum bilmiyorum ama Tanpınar'ın eski kelimelerden mütevellit ve haliyle ağır diline, buna ek olarak Mümtaz ile Nuran'ın kangren eden aşkına direnip ısrarla bitirdiğimi hatırlıyorum. Şimdi okusam farklı düşünür müyüm bilmiyorum ama o yaşta okunacak kitap değildi elbet.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü de üniversitedeyken okumuştum, üzerinden tam on yıl geçmiş durumda. Bu sebeple bu kitabı seçtiğimiz zaman heyecanlanmıştım tekrar okuduğumda aynı izlenimi elde edebilecek miyim diye. Çünkü artık ümit ettiğim üzere biliyorsunuz ki ben bir kitabı kolay kolay iki kere okumam ;)

On yıl önce okuduğumda çok eğlendiğimi ve Tanpınar'ın oluşturduğu mizansenlerin ardındaki kara komediyi beğendiğimi hatırlıyorum. Eğlenmem ve beğenim bu sefer o denli olmadı ne yazık ki. Üstelik okurken de tüm kulüp üyeleri olarak zorlandık, o yüzden en başta da ite kaka demekten çekinmedim; çünkü ben hızlı başladım ama ortayı geçince tıkandım, Sevcan baş kısımda tıkandı sonradan açıldı, Çise ise genel itibariyle bu kitapla epey cebelleşti. O kadar ki "Çise'nin bitiremediği kitap olarak yaz tamam mı" dedi, ben de yazdım gitti ;)

Bu daima böyledir. Hadiseler kendiliğinden unutulmaz. Onları unutturan, tesirlerini hafifleten, varsa kabahatlileri affettiren daima öbür hadiselerdir. (s.62)

Bu denli debelenmemizin iki ana unsuru var sanıyorum, buluştuğumuzda tüm konuştuklarımızı özetlemem gerekirse: Birincisi dil unsuru, ikincisi de mizansen ve karakter çokluğu, hatta bazı bazı gereksizliği.

Tanpınar'ın yaşadığı dönem itibariyle kullandığı dil ve özellikle kelimeler, modern dönem okuruna yabancı ve yorucu geliyor. Bu durum kitapta oldukça baskın ve genel itibariyle yayınevi tarafından dokunulmamış durumda. Aslında tam tersi olarak editoryal bir müdahale ile karşılaştığımız zamanlarda da orijinalliği bozulmuş diye carlamasını biliriz elbet ama bu kitapta bizi biraz rahatlatsalar da Türk Dil Kurumu uygulaması ile aşk yaşamak zorunda kalmasaydık iyi olabilirmiş sanki :)

Kitaptaki mizansen ve karakter çokluğu da, kitabın bütünü itibariyle verilmek istenen hiciv duygusunu destekler nitelikte detaylar taşıdığı için elbette anlaşılabilir; lakin ki yorulduk, vallahi yorulduk, niye anlamıyorsunuz? :) Öyle ki kitabı bitirmemizle buluşmamız arasında çok zaman geçmemiş olmasına rağmen konusu geçen bazı yan karakterlerin isimlerini hatırlamakta zorlandık.

Kafamdan ancak gölgesi geçen bir düşüncenin iki dakika sonra böyle cezasını çekeceğimi nereden bilebilirdim? Biz fakirler böyleyizdir. Kader sarayında bizim işlere bakan büro hiç şaşmaz, ihmal etmez. Zihnimizden geçen en uzak, en masum ihtimallerin, sadece şiddet ile ret için düşündüğümüz şeylerin bile ceremesini öderiz. (s.199)

Bunun yanında, kitaba konu abesliklerin baş kahramanı Hayri İrdal'ın anlattığı hem kendine hem çevresindekilere ait sefillikler, tutarsızlıklar, bocalamalar, ikiyüzlülükler ve çıkarcı davranışlar ayrı bir daralma nedeniydi ama Tanpınar'ın zaten tam olarak yansıtmaya çalıştığı şeyin bu olduğu göz önüne alınırsa karakteri sevmememiz kitaba ve yazara yönelik değerlendirmemize yansımamalı diye düşünüyorum ;)

Genel itibariyle bizi yormakla birlikte Sevcan'ın beğendiği, benim on yıl öncesine göre daha az beğendiğim için azıcık hayalkırıklığı yaşadığım, Çise'nin ise çok da yorum "şey ettirmek" istemediği bir kitap oldu Saatleri Ayarlama Enstitüsü :) Ama yine de nitelikli kitaplar okumak isteyen ve özellikle Türk Edebiyatı'nı seven okurlara tercihen kafalarının müsait olduğu bir zamanda ama mutlaka bir Tanpınar eseri okumalarını tavsiye ediyoruz :)

Felaket senelerimde beni o kadar sıkıntım içinde rahatsız etmemek dirayetini gösterenler şimdi bana hısım akraba sevgisi ve dostluk gibi yüksek insani meziyetlerin bende de bol bol mevcut olduğunu ispat edebilmem için lazım gelen fırsatı vermekte birbirleriyle adeta göz açtırmayacak şekilde yarışa girmişlerdi. (s.331)

4 Mayıs 2016 Çarşamba

Tehlikeli Oyunlar - Oğuz Atay

Kelimeler, albayım, bazı anlamlara gelmiyor. "Kelimeler, albayım, hangi anlama geliyor?"

Her biri kendi koşturmacasındaki Bize Özel Kitap Kulübü üyeleri, yazdan bu yana fiziksel olarak bir araya gelemeyince, çözümü Çise'nin Türkiye'ye gelişlerinde tek seferde birden çok kitabı değerlendirmekte bulur. Hal böyle olunca, Kafamda Bir Tuhaflık ve Tehlikeli Oyunlar için ortak seansta buluşulur :)

Kafamda Bir Tuhaflık bizim için ne kadar mesafeli yaklaşımlar sergilediğimiz bir kitap olduysa, Tehlikeli Oyunlar o kadar bağrımıza bastığımız bir kitap oldu. Her gün kullandığımız emojilerdeki gibi gözümüzden kalpler çıkarmadığımız kaldı bir tek. Sebebi çok.

En birincil sebep, Oğuzcum Atay elbette.

Bir diğer sebep, Poyrazcım Karayel.

Nasıl mı? Anlatayım.


Aslında her şey Sevcan'ın "Ya Poyraz Karayel diye bir dizi var televizyonda, baya iyi, hem de içinde Oğuz Atay geçiyor, Tehlikeli Oyunlar'dan pasajlar okuyorlar, hoşuma gitti ben kitaba başlayacağım." demesiyle başladı.

Sonra bir baktık, Tehlikeli Oyunlar kendini Bize Özel Kitap Kulübü'nün okunacak kitaplarından biri olarak ilan etmiş, biz de birer Poyraz Karayel fanatiği olmuş çıkmışız.

Tehlikeli Oyunlar, bizde yeri zaten ayrı olan Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'dan sonraki kitabı. Tutunamayanlar'da tanıştığımız Selim Işık'ın yerine Hikmet Benol'umuz var bu sefer. Bir de albayımız. Emekli albay Hüsamettin Tambay.

Hikmet, bir hayat mağduru. Hikmet, belki kendi kendinin mağduru.

"Neden yalnız ben cezalandırılıyorum albayım?" ... "Sen kendini cezalandırıyorsun evladım." "Yani, kimse Hikmet'e aldırmıyor, demek istiyorsunuz." (s.95)

Beni kapıcı yapsalardı, çöpleri dökmeyi ya unuturdum ya da yerlere dökerdim. (s.131)

Bende, insanların sinirine dokunan bir gariplik var. (Alnıma yazılı). (s.131)

Hayallerinde bile korkar mı insan? Hayallerinde bile kadınlar, insanı azarlar mı? Hayallerine bile hükmedemez mi insan? (s.156)

"Elimden başka türlüsü gelmiyor albayım; ortaya rezillikten başka bir şey çıkaramıyorum." (s.257)

Ama yine de, bırakmıyor işin peşini, oyunlar oynamak istiyor. Tehlikeli oyunlar.

"Fakat, Allah kahretsin, insan anlatmak istiyor albayım; böyle budalaca bir özleme kapılıyor. Bir yandan da hiç konuşmak istemiyor. Tıpkı oyunlardaki gibi çelişik duyguların altında eziliyor. Fakat benim de sevmeğe hakkım yok mu albayım? Yok. Peki albayım. Ben de susarım o zaman. Gecekondumda oturur, anlaşılmayı beklerim. Fakat albayım, adresimi bilmeden beni nasıl bulup anlayacaklar? Sorarım size: Nasıl? Kim bilecek benim insanlardan kaçtığımı? Ben ölmek istiyorum sayın albayım, ölmek. Bir yandan da göz ucuyla ölümümün nasıl karşılanacağını seyretmek istiyorum. Tehlikeli oyunlar oynamak istiyor insan; bir yandan da kılına zarar gelsin istemiyor." (s.259)

...çok uzun konuşmalıyım biliyorsun, ben susunca gidersin biliyorum, ben konuşurken kaçanlar da oldu, bana roman yaz diyenler de oldu, hayatım roman olduğu için yazmıyorum, onu ben yaşarken okuyun, ben oyun yazıyorum, bir gün sonraya çıkabilmek için ve güneşin bir gün daha doğmak üzere olduğunu görebilmek için her gün yeni oyunlar icat etmek zorundayım... (s.317)

Haklı. Çünkü;

Ülkemiz büyük bir oyun yeridir. Her sabah uyanınca, biraz isteksiz de olsak, hepimiz sahnenin bir yerinde, bizi çevreleyen büyük ve uzak dünyanın sevimli bir benzerini kurmak için toplanırız. Küçük topluluklar olarak, birbirimizden bağımsız davranarak ve birbirimizi seyrederek günlük oyunlarımıza başlarız. (s.348)

Ben ve benim gibi, kabuslarından başka kaybedecek bir şeyleri olmayan ruh proletaryası, bu dünyadaki yerini ancak büyük oyunun içinde bulabilir. (s.349)


Poyraz Karayel, Behzat Ç.'den sonra, onunla benzer bir kulvarda değerlendirebileceğim ikinci Türk dizisi benim için. Behzat Ç. de bir edebiyat uyarlamasıydı, Poyraz Karayel de gücünün bir kısmını Tehlikeli Oyunlar'dan ve Oğuz Atay'dan alıyor. İlk bölümlerde kitabı doğrudan göstermek ve kitaptan pasajlar kullanmak yoluyla dikkat çektikten sonra, ilerleyen bölümlerde Poyraz'ın hem İsa'ya ödev yazdırdığı bazen hüzünlü çoğunlukla komik tiratlarda hem de ruhen dara düştüğü zamanlardaki (delirmenin eşiğinde gidip geldiği anlar dahil) monologlarında televizyonun ekranında bir Hikmet Benol vardı. Bu arada bilmem söylemem gerekir mi, dizide bir de emekli albay mevcut, emekli albay Cevher Güngören ;)

Poyraz Karayel'i izlerken yakaladığımız ve beğendiğimiz Tehlikeli Oyunlar çağrışımlarını birbirimize haber verdiğimiz gibi, Tehlikeli Oyunlar'ı okurken de "Bariz bir Poyraz var burda" diye altını çizdiğimiz, kenarına gülücükler attığımız satırlar, gözümüzün önünde canlanan sahneler oldu. Tehlikeli Oyunlar'ı ve Oğuz Atay'ı böylesine içselleştirebilmiş ve başarıyla taşıyabilen bir senaryo ve oyunculuk gerçekten takdire değer.

Bir başka takdire değer performans da Seyyar Sahne'nin tek kişilik Tehlikeli Oyunlar tiyatro oyunu. Amatör bir ruhla başladıkları yolda gittikçe profesyonelleşen ve mükemmelleşen oyunu kitapla haşır neşir olduğumuz bir dönemde izleme şansımız oldu Sevcan'la. Tek kelimeyle bayıldık.

Buluşmamızın çok büyük bir kısmını Tehlikeli Oyunlar'a ve altını çizdiğimiz satırlara ayırdık tüm bu yazdıklarımdan anlaşılabileceği üzere, o cümlelerin bizi götürdüğü duygular ve laf lafı aça aça ettiğimiz sohbetle zamanın nasıl geçtiğini anlamadık. En son Çise'nin "Akşam olmuş ya, benim gitmem lazım, bekliyorlar!" demesiyle azıcık gönülsüzce de olsa dağıldık, zira bıraksalar daha çok konuşurduk :)

Bütün hayatımı, en ince ayrıntılarına kadar düşünerek hesapladığım iyiliklerin hayaliyle geçirdim albayım. Artık ne olacaksa olsun istiyorum. (s.23)

Şahsen Hikmet Benol'u Selim Işık kadar sevebildiğimi düşünmüyorum, ama Oğuz Atay'ın hayat verdiği tüm karakterlerinin ve tüm kitaplarının başımızın üstünde her daim yeri var. Keşke ömrü vefa etseydi, daha çok yazabilseydi, "Türkiye'nin Ruhu"nu ve diğer projelerini tamamlayabilseydi.

Karşılığını bulamadığım bütün sözleri söyleyenlerin hepsi ölmeden rahat edemem, anlıyor musunuz? Yoksa, bütün acıları ömrüm boyunca içimde taşırım. (s.16)


"Kafam cam kırıklarıyla dolu doktor. Bu nedenle beynimin her hareketinde düşüncelerim acıyor, anlıyor musun? (s.333)

"İnsanlık öldü. Belki de hiç yaşamamıştı. Belki de benim insanlığım diye bir şey yoktu. Ben hücremde yanlış hayallere sürüklenmiştim. Korkaklığımı insanlık sanmıştım. Yalnızlığı insanlık saymıştım." (s.260)

22 Şubat 2015 Pazar

Çocukluğun Soğuk Geceleri - Tezer Özlü

Hep okumayı istediğiniz, bir kitabını okumanın yetmeyeceğini hissederek tüm kitaplarını alıp kütüphanenize koyduğunuz, "Öyle otur kalk okunmaz, gazete mi bu? Özel ilgi ister, duru kafa ister, geniş zaman ister..." deyip okumak için o özel ânı beklediğiniz yazarlarınız var mı acaba? Benim var ve bir tanesi "Türk Edebiyatı'nın gamlı prensesi" olarak anılan Tezer Özlü. Bize Özel Kitap Kulübü'nde bir Tezer Özlü kitabı okumayı çok istedim bu yüzden. Hem başta bahsettiğim o biraz hastalıklı ama edebiyatseverlerin anlayacağından emin olduğum his, Bize Özel Kitap Kulübü ile daha anlamlı ve değerli olsun diye; hem de artık tavan yapan Tezer Özlü merakımı dindirmem gerektiği düşüncesiyle. İşte bu şekilde yazarını benim seçtiğim, kitabına ise birlikte karar verdiğimiz bir okuma daha gerçekleştirdik Bize Özel Kitap Kulübü'nde.

Tezer Özlü'nün ilk romanı (aynı zamanda ilk eseri) olan Çocukluğun Soğuk Geceleri'nde karar kıldıktan sonra, kitabı okumamız açıkçası çok uzun sürmedi. En azından kendi açımdan "özel ilgi - duru kafa - geniş zaman" üçlüsünü sağlayarak sindire sindire okuduğumu, bunun için de normalden fazla zaman ayırdığımı hesaba kattığımızda bile uzun sürmedi. Çünkü Tezer Özlü'nün çocukluğundan başlayarak kendini anlattığı bu kitap sadece 65 sayfa :)

Kitabın inceliğine aldırmaksızın, hatta inceliğini beğenerek diyelim (daha kalın olsa belki değerlendirmemiz biraz farklılaşabilirdi çünkü), bu kitap Tezer Özlü ile tanışmak ve onu anlamaya başlamak için iyi bir fırsat oldu. Çocukluğuna dair anılar ve izler, Avusturya Kız Lisesi'nde okuduğu dönem, gençlik yılları ve o dönemdeki çevresi, Berlin'de kaldığı döneme ilişkin betimlemeler, ilk eşinin bıraktığı izler, evliliğinin öncesinde sonrasında tanımaya çalıştığı diğer erkekler ve elbette klinik yılları... Kısa süren ömrüne damgasını vurduğu belli olan, çeşitli kliniklerde gördüğü psikolojik tedaviler (Anlatısını okurken bile insanı diken diken eden elektroşok tedavileri dahil)... Tezer Özlü bölük pörçük de olsa, daldan dala da olsa, çağrışımlarla oradan oraya gidip sonra geri dönüyor da olsa işte bunları anlatıyor bu 65 sayfalık kitapta. Kendi kendine konuşur gibi. Kimseyle derdi olmadan, "Ben de bunları yaşadım işte n'apalım" dercesine.

Hal böyle olunca üzülmedik değil... Yaşadığı zamanın dışında kalan, ailesi tarafından bile hasta gözüyle bakılan, fakat kendisinin de farkında olduğu dalgalı ruh hali haricinde bize gayet normal gelen Tezer Özlü ile işte böyle tanıştık. Zaten kendisine dair kafamızda oluşan imgeleri biraz daha pekiştirmek, onu daha iyi anlamak için Bize Özel Kitap Kulübü'nde bir Tezer Özlü kitabı daha okumaya karar verdik bile :)

Ayrıca Tezer Özlü'ye niye "gamlı prenses" denmiş? Bir kitabını okumuş olsak da anlamış değiliz; yaşamaya heves duyan, yaşamın varlığının onun için bir numaralı belirtisi olan kalabalık caddelere karşı tutku derecesinde hisler besleyen bir portre çiziyor... Belki bir sonraki kitapta bir cevap bulabiliriz buna, kimbilir?


Son olarak kitaba ortak puanımız: Açık, net ve tartışmasız (Tartışmasız nasıl oldu derseniz, hikmet Tezer Özlü'de herhalde) 9. Evet, biz Tezer Özlü'yü sevdik :)

Altını çizdiğimiz, kenarından işaretlediğimiz, içimizden defalarca okuduğumuz gibi buluşmamızda da sesli okumaktan kendimizi alamadığımız yerlerden birkaç örnekle yazıyı bitirelim.

"Genç bir kızım. Ölü gövdemin güzel görünmesi için gün boyu hazırlık yapıyorum. Sanki güzel bir ölü gövdeyle öç almak istediğim insanlar var. Karşı çıkmak istediğim evler, koltuklar, halılar, müzikler, öğretmenler var. Karşı çıkmak istediğim kurallar var. Bir haykırış! Küçük dünyanız sizin olsun."

"Ilık bir yaz sonu havası. İnsanın hem bedenini, hem düşüncelerini okşayan bir hava. Arjantin tangoları dinliyorum. Balkona çıkıyorum. Bu semtte sokaklar çok sessiz. Yazmak istiyorum. Ama her zaman yaşamın günlük hareketliliklerini yeğliyorum. Caddelere çıkmak, doymak bilmediğim sokaklara bakmak, yeni köşeler keşfetmek, yabancı insanları seyretmek, doyumsuz yaşamı gözlerimden yüreğime indirmek istiyorum.

"Anlatamayacağım. Bu insanlar "Guguk Kuşu" filmini de, Napolyon'un yaşamöyküsü filmini de, limana yanaşan beyaz bir yolcu gemisini de, vitrinlerdeki yeni sonbahar giysilerini de aynı gözlerle seyredebiliyorlarsa, elimden ne gelir?"

12 Ekim 2014 Pazar

Tol - Murat Uyurkulak

Kitaplığınızda okunmak için uslu uslu sırasını bekleyen kitaplara ve aklınızdaki muhtemel okuma listesine rağmen, bir anda görüp alıp okumaya başladığınız kitaplar vardır ya; bize özel kitap kulübümüzün bu kategoriye giren ilk kitabı, yani ilk bodoslama kitabımız Murat Uyurkulak'tan Tol oldu. Murat Uyurkulak, Gezi sonrası yolunu ayırmış olsa da Afili Filintalar ekibinin tarzını yansıtan bir isim. Fikir ayrılığına düşmüş olsalar da edebi açıdan ismini Emrah Serbes, Murat Menteş, Alper Canıgüz, Hakan Bıçakçı gibi isimlerle birlikte anmak yanlış olmaz sanırım.

Tol intikam demek. Bu kitap da bir intikam romanı. "Devrim, vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi." diyerek başlayan bir intikamın romanı. İntikama zikzaklar çizen kurgunun içinde azar azar verilen dozla tanık olsak da, bu intikama neyin sebep olduğunu etraflıca öğreniyoruz. Başlarda insanı silkip atan; sonlara doğru daha olay odaklı giden, haliyle hızlanan fakat başlangıçtaki insanı düğüm düğüm eden o kalenderliği aratan bir anlatımla... Çise daha genç fakat kendine 30 yaş bunalımı teşhisi koymasına çok bir şey kalmamış bendenizi daha ikinci sayfada mıhlayan bir paragraf mesela:

"Dünyada varoluşumun bu kadar sorunlu olacağını hiç tahmin etmezdim. Yirmi yaşında, kalıbı, rotası, adı gayet belli bir hayata yazılıydım. Otuz yaşına geldiğimdeyse, bin kapıdan kışlanmış bir tavuk kadar şaşkındım. Ne bir rotam, ne kalıbım, ne de adım kalmıştı artık. Bildiğim, öğrendiğim hiçbir şeyden emin değildim. Ağzımı araladığımda, dudaklarım yuvarlaklaşıp bir balık misali ağır ağır açılıp kapanıyor, beynimde cümle fikrimi felç eden sıcak, koyu sıvılar dolaşıyordu. Oysa yaşlandıkça, en azından birkaç şeyden emin olması gerekmez miydi insanın?"


Tüm kitap boyunca böyle sağlam cümleler, paragraflar arasında ilerlemeyi umut ederken hikaye birden çoğalmaya, iç içe girmeye, zikzaklar çizmeye başlıyor. Öyle ki bazen ipin ucu kaçacak gibi oluyor, bazen tek bir kelimeyle her şey tekrar bir araya toplanıyor. Çise'nin de bu konudaki serzenişi üzerine kendime görev bildim ve kitabın analitik resmini aşağıdaki gibi çizdim :)




Çise kitabı sevmediğini oldukça net şekilde ifade etti, ben ondan bir tık daha olumlu noktadayım ama sadece bir tık, daha fazlası değil. Bunun sebebinin de kitaptaki karakterlerin ne kendi hayatımda ne de okumayı tercih ettiğim kitaplarda rastladıklarımdan olmaması, bana hayatlarını "Vakit:1 - Tavuk:0" ya da "Hayat:5 - Balık:0" diye tanımlayabilen insanları daha onların tarafından görmemi sağlaması olduğunu düşünüyorum. Fakat Çise'yle bariz ortak bir fikrimiz var ki, burdan tüm doğum günü hediyecilerine de selam ederiz: "Benim yıllarımı paketlemeyin ulaan, bırakın dağınık kalsın!"*


* Tüm italik bölümler kitaptan alıntıdır.

Peri Gazozu - Ercan Kesal

Tüm nemrutluğuma rağmen büyük bir inat ve ısrarla yanımda olmaya devam eden insanlar var. İnsanı yüklerinden arındırıp hafifleten hatta şımartan türden, pek güzel insanlar bunlar. İşte bunlardan biriyle, sevgili Çise'yle daha da şımaralım istedik ve kendimize "bize özel" bir kitap kulübü kurduk. Fikir klasik olsa da bizim durumumuza göre çok mantıklı bir noktadan hareketle yürürlüğe konduğu için, hele bir de büyük bir heyecan ve istek bu harekete eşlik ettiği için, iş gayet ciddi. "Bizim durumumuza göre" kısmına biraz açıklık getirmek istiyorum öncelikle. Çise de ben de edebiyatı, tiyatroyu, sinemayı, velhasıl ucundan kıyısından bulaşabildiğimiz türlü sanat dalını hayatımızın en büyük anlamlarından addediyoruz. Okumadan ve yazmadan zaten duramıyoruz. Ne zaman bir araya gelsek, hiç şaşmadan kendimizi kitaplar, filmler, oyunlar, performanslar, konserlerle dolu kocaman bir sohbetin içinde buluyoruz. Konuşmaktan ve gülmekten çenemiz yoruluyor. Hal böyle olunca, birlikte kitap okumak, kitaptan yola çıkıp hayattan konuşmak (bunda inanın hiç zorlanmıyoruz zaten), birbirimize yeni şeyler öğretmek (Çise bu konuda kesinlikle daha başarılı) karşı konulamaz derecede mantıklı ve heyecan verici bir fikir oluverdi.

İlk kitabımızı okuduk ve değerlendirme buluşmamızı da gerçekleştirdik bile. Bu yazı da bunun üzerine yazılıyor zaten Çise'nin de izniyle. İlk kitap benim seçimim oldu: Ercan Kesal'dan Peri Gazozu. Normalde dikkatimi çekecek türden bir kitap değildi ama takip ettiğim edebiyat çevrelerinde samimi dili ve naif öyküleriyle büyük beğeni topladığı için ben de bir şans verebileceğimi düşündüm. Nuri Bilge Ceylan'ın "Bir Zamanlar Anadolu'da" filminde tanıştığım ve aslında 25 yıllık bir tıp doktorluğu geçmişinin ardından sinemada boy göstermeye (hatta yıldızlaşmaya) başlayan Ercan Kesal; çocukluğu, annesi ve babasıyla ilişkisi, doktor olarak hizmet verdiği Anadolu'da karşılaştığı insanlar, hayatlar ve olaylar çerçevesinde bir anı-kitap olarak hazırlamış Peri Gazozu'nu. Hatta Çise'nin fark ettiği üzere, yazar bazı bölümleri önceki gazete yazılarından derleyerek kitaba dahil etmiş. Her bölümde belli bir başlık/konu altında bir araya getirdiği anekdotlarla oluşturmuş kitabını. Bu anekdotlar ki, kimisi bir oğlan çocuğunun belleğinden dökülen naif birer anı, kimisi bir hekimin gittiği ölüm tespitinde öğrendiği (bu toprakların hala kanayan yarası olmaya devam eden, edebilen) acı birer hikaye ya da gördüğü yanlışları dile getirmekten çekinmeyen ve kim olursa olsun "artık insan olmaya" davet eden bir aydının telkinleri. Kitabın hatırata dayalı içeriğinde kurgu desteği olabileceğini de düşündüğümüzü söylemeden geçmeyelim ama yine de biz "bize özel kitap kulübü"nün iki üyesi olarak, Peri Gazozu'nun bir nebze insan olabilenin içine işleyecek şeyler barındıran bir kitap olduğunu düşünüyoruz sevgili okur.

Kitapta beğendiğimiz cümleler, üzerine konuşmak istediğimiz bölümler, laf lafı açarken kendimizi içinde bulduğumuz meseleler derken akşamı ettik. Kulübümüzün ilk kitabının bizde bıraktığı tortulardan ve Ercal Kesal'ı tanımış olmaktan memnun şekilde evlerimize dağılırken, notumuzu da verdik: 10 üzerinden 7 :)